Jean-Paul Roux Üzerine Eleştirel Bir Okuma ve Tengriizm
- 30 Oca
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 27 Şub

Jean-Paul Roux, Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar kitabına şu cümle ile başlıyor:
“Bitki ve hayvanların kutsal tezahürlerini konu edinen bu kitap, Altay halklarının Yaşam Kitabı olarak kabul edilebilir ve böylece bir ölçüde ölüme ayırdığımız kitabın diğer yarısını oluşturabilir. Yaşam kitabı ile ölüm kitabı Roma tabletleri gibi birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır.”
Bu cümle ile kendisini araştırmacı-derleyiciden çok Altay halkları için yeni bir anlam kurucu gibi gördüğü söylenebilir. Bu düşüncedeki bir insanın yazdığı yazıların gerçek bir araştırma mı yoksa kendi tezahürlerini Altay halkları üzerinden yeni bir form ile anlatma hevesi mi olduğunu son paragrafımızda açıklığa kavuşacak.
Koloniyal Bakış Açısının Açık İfadesi
Zaten kendisi yazının devamında:
“İster Türk ister Moğol veya Tunguz olsun ele aldığımız Altay halklarının tümü ilkel veya arkaik uygarlıklardır. Bunlar öncelikle Sibirya ormanlarının avcılarıdır, sonra da günümüz Rusya'sının güneyinde ve Orta Asya'nın yüksek yaylalarında bulunan bozkırların büyük göçebe çobanları ve son olarak da daha az ölçüde, az gelişmiş bir tarımcılıkla uğraşan çiftçilerdir.”
diyerek kolonist ve üstten bakış açısını göstermektedir.
Din Değişimi ve “Uygarlık” Çelişkisi
“Altaylılar özel kaderlerine boyun eğen tüm tarihleri boyunca imparatorluk kurucusu, fatih, teknoloji ve düşünce tüccarı olmuşlardır. Cehaletlerinden çok çabuk sıyrılmışlar ve kendi tasavvurlarının tutsağı olmaktan kurtulmuşlardır. Başka uygarlıklarla kaynaşmışlar, hatta kendi uygarlıklarını kurmuşlardır. Bu aşamadan sonra da önceki dönemlerde edindikleri kimliklerini kaybetmişlerdir. Artık yerleşiktirler; çiftçi, tüccar, şehirli, Zerdüşt, Manici, Budist, Nesturi, Musevi, Taocu, özellikle de Müslüman olmuşlardır.”
Roux burada Altaylıların kendi dinlerini aşmaları gereken bir cehalet gibi gösteriyor ve uygarlığa ancak başka dinlere geçtiklerinde ulaştıklarını ima ediyor. Oysa aynı metinde Altaylıları teknoloji ve düşünce taşıyıcısı olarak tanımlıyor. Yani bir yandan bilgili ve etkili olduklarını kabul ederken, diğer yandan uygar sayılmalarını din değiştirmeye bağlayarak açık bir çelişki kuruyor. Bu bakış açısı, Hunlar ve Göktürkler gibi gelişmiş devlet yapıları kurmuş şamanik toplumları da bilinçli biçimde küçültmektedir.
Bilgi Eksikliği Kabulü ve Varsayımın Gerçekleştirilmesi
“Üç Altay ailesinin -Türkler, Moğollar ve Tunguzlar- üç dil grubundan birine ait yerli metinleri; Batılı veya Doğulu yabancı bilgi kaynaklarının metinleri. Bu konuda fazla bilgimizin olmadığını derhal ve kesin olarak söylememiz gerekir, çünkü sınırlı sayıdaki bu belgeler neye inanıldığı veya nasıl ibadet edildiği hakkında kapsamlı bilgi vermez.”
Roux, Türklerin inancı hakkında yeterli ve güvenilir bilgiye sahip olmadığını bizzat kabul etmesine rağmen, bu boşluğu tek tanrılı “Tengriizm” gibi kesin bir tanımla doldurarak, tarihsel veriye dayalı bir çözümleme yapmak yerine kendi varsayımını gerçekmiş gibi sunmaktan geri durmamıştır.
“Evrensel Dinler” ve Muğlaklaştırma Stratejisi
“Genel kural olarak eski ve Orta Çağ Altay halklarına özgü alanları araştırmaya çalışacağız; bu toplumları, dinlerini değiştirmeden önceki, yani başka toplumların etkisi altında kalmadıkları dönemlerde olamasa da -çünkü etkileşimler tarih kadar eskidir- en azından henüz büyük evrensel dinlerin etkisine girmedikleri bir dönemde inceleyeceğiz. Bazen de geçmişteki çalışmalarımızdakinden daha fazla, diğer toplumlardan soyutlanmış veya uygarlık düzeyine daha geç ulaşmış bazı kolları çağdaş döneme kadar izleyeceğiz, çünkü burada etnografya belgeleri eski olgularla uyum içindedir, yetersiz bilgileri tamamlar ya da açıklamalar yapılmasını sağlar.”
Roux, Altay halklarının din değiştirerek başka toplumların etkisi altına girdiği eleştirisini yaparken, bu din değişimlerinin “tarih kadar eski” olduğunu söyleyerek konuyu bilinçli biçimde muğlaklaştırmaktadır. Oysa Altay topluluklarının hangi dönemlerde, hangi siyasal ve toplumsal sebeplerle din değiştirdikleri yazılı kaynaklarda açıkça bellidir ve tarih bilimi açısından takip edilebilir, belgeli süreçlerdir. Buna rağmen Roux, “büyük evrensel dinler” kavramını merkeze alarak Altay dinini örtük biçimde küçük, yerel ve ilkel bir inanç gibi konumlandırmakta; ardından “uygarlık düzeyine geç ulaşan kollar” ifadesiyle dini, uygarlığın ölçüsüymüş gibi sunarak Altay dünyasını sistemli biçimde küçültmektedir.
19. Yüzyıl Evrimci Antropolojinin İzleri
“Roux’nun bu yazıda kullandığı 'ilkel/arkaik' ve 'az gelişmiş tarım' gibi ifadelerle kurduğu avcı-çoban-çiftçi çizgisi, uygarlığı tekil ve doğrusal bir hedef olarak gören 19. yüzyıl evrimci antropoloji anlayışının açık bir yansımasıdır. Bu çerçevede din, uygarlık yolunda aşılması gereken bir 'evre' gibi konumlandırılmaktadır. Aynı bakış açısı, çağdaş Altay topluluklarını geçmişin 'gecikmiş temsilcileri' ya da adeta 'yaşayan fosiller' gibi ele alarak; uygarlaşmayı din değişimine bağlayan ve günümüzde büyük ölçüde terk edilmiş olan bu sorunlu yaklaşımı yeniden üretmektedir.
Roux, elindeki sınırlı veriden (arkeoloji, Çin kaynakları vb.) hareketle bir 'rekonstrüksiyon' yaparken, kendi zihnindeki 'kutsal metin' şablonunu Altaylılara giydirmeye çalışmaktadır. Özellikle 'Yaşam Kitabı' (Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar adlı eseri) ve 'Ölüm Kitabı' (Altay Türklerinde Ölüm adlı eseri) olarak nitelediği eserlerini Roma tabletleri ile kıyaslaması tesadüf değildir. Roma tabletlerinin 'birbirini tamamlayan iki yarı' olmasının ötesinde; bu tabletlerin değişmez, kazınmış ve toplumsal düzenin temel referansı olma özelliği, Roux’nun kendi yazılarına bir 'kurucu metin' statüsü kazandırma arzusunu ele vermektedir. Yazılı bir kutsal metni bulunmayan Altay inanç sistemi hakkında kendi yazdıklarını, Roma’nın yazılı hukuk geleneğiyle eşleştirerek adeta yapay bir 'kutsal külliyat' inşa etmektedir.
Fransız Akademik Geleneğinin Kodları
Jean-Paul Roux’nun Türk ve Altay çalışmaları, sadece tarihsel bir araştırma değil; Fransız akademik geleneğinin tüm "genetik kodlarını" taşıyan bir kurgudur. Roux’nun bu yeni "anlam arama ve şekillendirme" çalışmasını şu temel ayaklar üzerinden okuyabiliriz:
Roux, Altay kültürünü incelerken Émile Durkheim’ın metodolojisini miras alır. Durkheim gibi, dini toplumu bir arada tutan bir "sosyal tutkal" olarak görür ve en "saf" hali bulmak için "ilkel" olarak kodladığı toplumlara yönelir. Ancak bu bakış, beraberinde "İlkel Monoteizm" (Urmonotheismus) takıntısını da getirir. Roux için bir inancın saygınlık kazanması, onun Batı merkezli "Tek Tanrı" şablonuna ne kadar uyduğuyla ölçülür. Bu yüzden, Türklerin doğayla iç içe geçmiş, akışkan ve çok katmanlı inanç dünyasını sadeleştirerek "Tengriizm" adı altında merkezi bir monoteizme hapsetmeye çalışır.
Bu "merkeziyetçilik" tutkusu, Roux’nun Katolik Arka Planı ve Fransız devlet geleneğindeki "Merkezi Otorite" ihtiyacıyla beslenir. Tıpkı her şeyin Paris’ten yönetilmesi gibi, inancın da bir zirve noktası (Tek Tanrı) olması gerektiğine inanır. Bu bakış açısı, İslam ve Doğu çalışmalarındaki "Sadeleştirme Arzusu" ile birleşince, Din değiştirmeyi "aydınlanma" veya "cehaletten kurtuluş" olarak sunmasına neden olur. Roux’ya göre Türkler, ancak evrensel (ve merkezi) bir dine geçtiklerinde "medeniyet" basamağına adım atmışlardır.
Yöntemsel olarak Claude Lévi-Strauss’un yapısalcılığına sığınan Roux, farklı kültürlerin parçalarını birleştirerek yapay bir bütünlük kurar. Kendi kitaplarını "Roma Tabletleri" ile kıyaslaması, bu inşa sürecinin en somut örneğidir. Roma’nın "kazınmış ve sarsılmaz" hukuk metinleri gibi, o da yazılı bir kutsal metni olmayan Altay dünyasına kendi yazdıklarıyla bir "kanon" (kutsal külliyat) dayatır.
Sonuç olarak; Roux’nun çalışması tarafsız bir keşif değil; Durkheim’ın laboratuvar tekniklerini, Lévi-Strauss’un yapısalcılığını ve Fransız oryantalizminin üstenci tavrını birleştiren bir "yeniden yazım" projesidir. Bu proje, Türk ve Altay topluluklarını tarihsel birer özne olarak görmek yerine, Batılı akademik teorileri doğrulamak için kullanılan birer "yaşayan fosil" konumuna indirgemektedir.
Roux’nun İnşasına Karşı: Türklerin Dinamik Evren Tasavvuru
Jean-Paul Roux’nun Fransız akademik süzgecinden geçirdiği "tek tanrılı ve merkeziyetçi" Türk dini kurgusu, Orhun Yazıtları’ndan Dede Korkut’a kadar uzanan ana kaynaklarımızla karşılaştırıldığında, bir "sadeleştirme hatası" olarak karşımıza çıkar.
Roux’nun Durkheimcı laboratuvarında dondurduğu bu yapıya karşı, Türk ruhunun özgün dinamizmini şu üç temel noktada savunabiliriz:
"Tek Tanrıcılık" Dayatmasına Karşı "Kozmik Bütünlük" Roux, Katolik ve İslam etkisindeki bir "yukarıdan aşağıya" hiyerarşi ararken, Türk inanç sistemindeki "Yer-Sub" (Yer-Su) ve "Idduk" (Kutsal) kavramlarını ikincil unsurlar olarak görür. Oysa Türk mitolojisinde Tanrı (Tengri), doğadan kopuk, yukarıda oturan bir otorite değil; doğanın her zerresinde tezahür eden bir bilinçtir.
• Gerçek: Türklerin inancı bir "tek tanrıya ulaşma çabası" değil, gök, yer ve su arasındaki o büyük dengede yerini bulma arayışıdır.
"Medeniyete Geçiş" Yanılgısına Karşı "Bozkırın Hukuku" Roux, Türklerin yerleşik dinlere geçişini bir "kurtuluş" olarak nitelerken, Türklerin kendi kurdukları "Töre" sistemini küçümsemektedir. Orhun Yazıtları’nda geçen “Üze kök tengri asra yagız yer kılındukta, ekin ara kişi oglı kılınmış” ifadesi, insanın evrensel konumunu belirleyen bir felsefi zirvedir.
• Gerçek: Türkler, Roux’nun iddia ettiği gibi "başka uygarlıklarla karışarak cehaletlerinden sıyrıldıkları " için değil; devlet teşkilatlarını ve toplumsal düzenlerini (İl/El) zaten yüksek bir felsefi zemin (Töre) üzerine inşa ettikleri için büyük imparatorluklar kurabilmişlerdir.
"Yaşayan Fosil" Değil, "Dönüşen Deha"Lévi-Strauss çizgisindeki "donmuş yapı" analizinin aksine, Türk kültürü her temas ettiği medeniyetten bir şeyler almış ama özünü (kodlarını) korumuştur. Bu bir "kimlik kaybı" değil, kültürel bir esneklik ve güç gösterisidir.
• Gerçek: Bir Türk’ün Müslüman, Budist veya Nesturi olması, Roux’nun iddia ettiği gibi "ilkel bir esaretten kurtulmak" değil; evrensel değerleri kendi "Bozkır Dehası" ile harmanlamasıdır.
Sonuç: Bilge Kam’ın Sözü
Roux’nun "Roma Tabletleri"ne hapsettiği o ölü metinlerin aksine, Türklerin inancı Bilge Kam’ın tüngüründe, ozanın kopuzunda ve halkın töresinde canlıdır. Bizim için "Yaşam Kitabı" bir yabancının yazdığı akademik bir eser değil; binlerce yıldır değişen ama özü sarsılmayan toplumsal hafızamızın ta kendisidir.
Fransız Akademisinin Türklerin inanç sistemini ister Roux’un merkezcil bakış açısı ile isterse Eliade’nin genelleyici ve küçültücü bakış açısı ile olsun neden böyle bir değiştirme çabasına girdiğini bir sonraki yazımız olan Prof. Dr. Fuzuli Bayat’ın “Anti-Şamanizm, Milli Bilinci Yok Etme Politikası” isimli makalesinin incelemesinde gözler önüne sereceğiz.





Yorumlar