top of page

Antropolojik Bir Bakışla: Şamanizm Din Mi?

14 Tem
7 dakikada okunur

Öz:

Kısaca: Antropolojik ve işlevsel bir perspektifle ele alındığında, Şamanizm kesinlikle bir dindir. Din olgusunu teolojinin dar kalıpları ile sınırlandırmayan antropoloji bilimi; Şamanizm'i ritüelleri, kozmik dünya görüşü, toplumsal bütünleşmeyi sağlama gücü ve varoluşsal kaygılara getirdiği çözümlerle, insanlığın en kadim, dinamik ve yaşayan dinî sistemlerinden biri olarak tanımlar.


Antropoloji Kavramı ve Tanımı

Etimolojik açıdan Latince “insan” anlamına gelen “antropos” ve “bilim”, “bilgi” gibi anlamları ihtiva eden “logos/logia” sözcüklerinin birleşiminden oluşan antropoloji kavramı, insanın niteliğine dair daha fazla bilgiyi açığa çıkarmaya çalışan, bir tür olarak insanla ve insanın örüntüleşmiş davranışlarıyla ilgili genellemeler üretmeyi amaçlayan, son kertede insan çeşitliliğini anlamayı hedefleyen bir bilim dalıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse antropoloji, bizzat insanın bilimidir.


Antropoloji ve Din

Antropoloji biliminin merkezinde bulunan meselelerin başında “din” adı verilen fenomen gelmektedir. Dinin başlangıcına ilişkin en eski bulgular, bu fenomenin günümüzden yaklaşık yüz bin yıl öncesine, Orta Yontma Taş Çağı’nda yaşamış olan en eski insan türlerinden biri olan Neandertaller’e kadar götürülebilmesine imkân tanımaktadır. Neandertallerin ölülerinin elleri baş hizasına getirilmiş ve dizleri karınlarına çekilmiş bir şekilde, adeta anne karnındaki cenini -yani yeniden doğumu- anımsatan yana yatık bir vaziyette gömülmesi; ölülerin üzerinin kanı -yaşamı- simgeleyen kırmızı toprakla ve boyayla örtülmesi; yine ölülerin hem özel eşyalarıyla hem de çeşitli hediyelerle, araç gereçlerle defnedilmesi gibi durumların, dinî hayatın ilk şekillerini yansıttığını söylemek mümkündür. Bu husus, dinin yüz bin yıldır insan hayatında önemli bir yeri olduğunu kanıtlar niteliktedir. Durum böyleyken dinin kökenleri, dinin psikososyal/kültürel işlevleri gibi meselelerde antropolojinin dine ilgisi kaçınılmaz hâle gelmektedir. 


Antropolojik Yaklaşımlar:


Animizm

Antropolojik bir perspektifle din fenomeninin, ilk olarak on dokuzuncu yüzyılda Max Müller, William Robertson Smith, Edward Burnett Taylor ve Sir James George Frazer’ın çalışmalarında ele alındığı görülmektedir. Bu çalışmaların büyük bir bölümünde -ki bunların ilk karşılaştırmalı din bilimleri çalışmaları olduğunu söylemek de mümkündür- temel odak noktasını dinî yapıların kökeni ve evrimi oluşturmaktadır. Din antropolojisinin kurucusu addedilen Edward Burnett Taylor, dinin insanların gündelik deneyimlerine başvurarak açıklayamadıkları koşul ve olayları kavrama çabaları sonucu ortaya çıktığı fikrini savunmuştur. Tylor, din konusunda bilhassa “ruh” kavramına ağırlık vermiş, Latincede ruh/tin anlamına gelen “anima” sözcüğünden hareketle, dinin kökenini “animizm” adı verilen anlayışa dayandırmıştır. Tylor’a göre din, animizmden başlamak üzere evreler hâlinde dönüşmekte ve muhtelif aşamaları geçerek günümüzdeki şeklini almaktadır. Sir James George Frazer da dini, ilk insanların çevrelerine ve yaşamlarına ilişkin deneyimlerini açıklama ve anlamlı bir hâle getirme çabaları sonucu ortaya çıkan bir fenomen olarak tanımlamıştır. Bu noktada Frazer’ın görüşleri Tylor’ın görüşleriyle örtüşmektedir. Ek olarak Frazer, insan topluluklarının gelişiminde büyü, din ve bilim olmak üzere üç aşama bulunduğu fikrini paylaşmaktadır.


Animatizm ve Mana

Tylor ve Frazer’la aynı dönemde, bilhassa Tylor’ın bakış açısının karşısında bulunan bir diğer antropolojik görüşe göre ise insanlar, doğaüstünü belli koşullar altında denetleyebildikleri bir güç ya da kuvvet alanı olarak görmektedir. İngiliz antropolog Robert Ranulph Marett’in “animatizm” olarak adlandırdığı bu tarz bir anlayış, doğaüstü kavrayışı merkeze alan ilk bakış açılarından biridir. Ünlü antropolog Bronislaw Malinowski, böyle bir kavrayışın bilhassa Güney Pasifik’in Papua Yeni Gine ve komşu adaları kapsayan bölgesi Malenezya’da yaygın olduğunu, buradaki insanların evrende var olan kutsal, kişilik dışı kuvvete “mana” adını verdiklerini gözlemlemiştir. Mana ve buna benzer dinî içerikli kültürel kodlar, dinin insan ve kültür açısından sahip olduğu açıklayışı işlevi tüm çıplaklığıyla göstermektedir. Ruhlara inanç, uyku, trans ve ölüm gibi hâllerde neler olduğunu insanlara açıklamaktadır. Esasında bu durum, insan yaşamındaki büyük bir anlamsal boşluğu doldurmaktadır.  


Din Kuramları

Bu aşamada, Sigmund Freud, Émile Durkheim ve Karl Marx’ın çalışmalarına da değinmek gerekmektedir. İlk olarak Sigmund Freud, dinin tarihî gelişiminin başlangıcını politeizmin ve dinin en yüksek şekli olan monoteizmin öncüsü olarak “totemizm” inancında bulmuştur. Freud, dinin kökenlerini, kendisinin kullandığı “Oedipus kompleksi” kavramı ile küçük yazısız gruplardaki totem inancı arasındaki psikolojik ilişkiye indirgemiştir. Genç erkeklerin babalarına karşı besledikleri, bilinçaltındaki düşmanlık fikrine Oedipus kompleksi adını veren Freud, yazısız toplumlardaki genç erkeklerin babalarını onların eşlerine -yani kendi annelerine- sahip olmak için öldürdüklerini ileri sürmektedir. Bu bakış açısına göre de totem bayramı insanın ilk günah duygusunun ortaya çıktığı korkunç bir olayın anısına yapılmaktaydı. Freud, bunun bilhassa atalara tapınma şeklindeki totemizmin bazı formlarında gözlemlenen gelişmiş ilkel dinlerin içeriği hakkında bazı ipuçları verdiğini düşünmüştür. Özetle Freud, dinî inancın insanın çocuksu çaresizliğinden kaynaklanan bir yatkınlığı olarak babaya duyulan özlemi ve çocuksu süper egonun yansımalarını içerdiğini belirtmektedir. Émile Durkheim da Freud gibi totemizmin en eski dinî yapı olduğunu kabul etmektedir. Durkheim, din olgusunu toplumun kendisine tapınması ve kutsallığın toplumsal kolektivite aracılığıyla ortaya çıkması şeklinde tanımlamaktadır. O, her toplumda kutsal ve profan arasında bir ayrım yapıldığını kabul eder ve dini de kutsal alanın içine alır. Ona göre dinin işlevi, ritüeller ve kolektif uygulamalarla toplum üyeleri arasındaki dayanışmayı geliştirmek ve sosyal bütünleşmeyi ortaya çıkarmaktır. Dinî ritüel ve inançların bir başka rolü de o dinin mensuplarının dayanışmasını desteklemek ve bunun sürekliliğini sağlamaktır. Buna göre totemizm anlayışındaki totemler de ortak kimliği simgeleyen birer kutsal amblem hâline gelmektedir. Karl Marx ise dinin kökeninden ziyade işleviyle ilgilenmiş, kendi politik görüşlerinden yola çıkarak bir din tanımını yapmıştır. Marx, dini bir “afyon” olarak nitelendirmiş; insanların bu dünyadaki gerçek özgürlüğün yerine öte dünyadaki aldatıcı bir mutluluk vaadiyle kandırıldığı bir yapı olarak tanımlamıştır. Ona göre din, çeşitli toplumsal baskılar altındaki insanların devrimci, dönüşümcü potansiyellerine ket vurmaya ve kendi hâkimiyetlerini olağanlaştırmaya, haklı çıkarmaya hizmet eden egemen sınıfın ideolojisinin bir ürünüdür.


Son kertede Bronislaw Malinowski, Clifford Geertz ve Edward Evan Evans-Pritchard gibi araştırmacıların din hakkındaki görüşlerine değinmek, antropolojik manada din fenomenini kavramak noktasında aydınlatıcı olacaktır. Bronislaw Malinowski’nin çalışmalarında dinin ve büyünün, genel olarak psikokültürel açıdan kaygı giderici işlevi üzerinde durulmaktadır. Malinowski’ye göre insanların yaşadıkları dinî tecrübeler ile dünyevi problemlere ve toplumsal gerilimlere çare arama tutumu arasında önemli bir ilişki vardır. Böylelikle din ve büyü, salt nesnelere yüklenen anlamları açıklamakla ve insanların muhtelif amaçlarını gerçekleştirmekle kalmaz. Bir başka deyişle dinin açıklayıcı (bilişsel) işlevlerinin yanı sıra duygusal işlevleri de bulunmaktadır: Büyü teknikleri, insan muhayyilesinde ortaya çıkan kuşkuları dağıtırken din, insanların ölüm duygusuyla baş edebilmesini sağlamaktadır. Kısacası din, Malinowski’nin fikir dünyasında bilhassa kriz anlarında mental kuvvet sağlayan bir fenomen olarak ele alınmaktadır. Clifford Geertz ve Edward Evan Evans-Pritchard’ın dinle ilgili düşünceleri ise görece yeni bir perspektif sunmaktadır. Onların ilgisi, genel manada dinin insanlar açısından hangi anlamları içerdiği, dünyayı ve insani varoluşu nasıl daha anlamlı hâle getirdiği soruları üzerine yoğunlaşmaktadır. Kanaatimizce, yaklaşık iki asırlık tanımlama çabası içerisinde mevcut en kapsamlı bilimsel din tanımlarından birisi Clifford Geertz’e aittir. Geertz’e göre din; (1) simgeler dizisidir; (2) insanlarda güçlü, yaygın ve uzun süre kalıcı ruhsal durumlar ve güdülenimler oluşturacak biçimde hareket eder; (3) bunu başarmak için genel bir varoluş düzenine ilişkin kavrayışları formülleştirir; (4) ve bu kavrayışları öyle bir gerçeklik havası içinde bezer ki; (5) ruhsal durumlar ve güdülenimler eşsiz bir biçimde gerçekçi görünürler.

 

Kültür Sistemi Olarak Din ve İnsan Merkezli Bakış

Yukarıda zikredilen sınırlı sayıdaki araştırmacıların çalışmalarının hemen hemen tamamında din, toplum-kültür ilişkileri bağlamında, insanlarda doğaüstü varlıklara ve güçlere yönelik olarak gelişen birtakım zihinsel tutumlara ve davranış örüntülerine işaret eden bir olgu olarak tanımlanmıştır. Burada zikredilen “zihinsel tutum” ifadesiyle “inanç” (iman, itikat), “davranış örüntüleri” ifadesiyle ise “ritüel” (ibadet, ayin) kastedilmektedir. “Doğaüstü” anlayışı ise gözlemlenebilir dünyanın dışında mevcut olan, ancak onunla temas hâlinde olduğuna inanılan bir kavramı imlemektedir. Bu noktada şunu idrak etmek gerekmektedir: Antropolojiye göre din, bağlam merkeze alınarak incelenmesi gereken bir fenomendir. Buradaki bağlamın merkezini ise insanın toplumsal ve kültürel boyutu oluşturmaktadır. Antropoloji, din konusunu “bir kültür sistemi” olarak incelemeyi temel amaç hâline getirmiştir. Bu amacı edinirken de ölçüt aldığı kavram daima “insanın” kendisi olmuştur. Antropoloji, dine ve inanca anlam yükleyenin insan olduğunu göz ardı etmez. Din, kendine inananlar olduğu sürece ayakta durabilen bir kurumdur. Dini oluşumların temelinde insan vardır; dinin asıl nesnesi insandır. Her söylem, yaptırım ve uygulama insan muhatap alınarak gerçekleşir. Gerçeğin adı “insandır”. Bu gerçek, semavi olsun veya olmasın, tüm dinî sistemlerde değişmez bir ölçüttür.


Teolojik ve Antropolojik Bakış Açılarının Karşılaştırılması

Din fenomeni, -bilhassa Türkiye’de olduğu gibi- sadece teoloji gibi bilim dallarının bakış açılarıyla ele alındığında, oldukça dar bir din tanımı ve anlayışı ortaya çıkmaktadır. Teolojik bir perspektifte insan unsuru geri plana atılırken; antropolojide dine ve dinî söyleme insan gerçekliğinin bilinciyle yaklaşılmaktadır. Antropoloji, din fenomenini açıklayıp değerlendirirken “Din insan için ne söylüyor?”, “İnsanı ne olarak görüyor?” gibi sorulardan ziyade “İnsan din için ne düşünüyor?”, “İnsan dini nasıl algılıyor ve tanımlıyor?”, “İnsan, yaşamsal alanında dini nerede tutuyor?” gibi problematiklerle ilgilenmektedir. Şayet antropolojik bir bakış açısıyla yaklaşacak olursak, Durkheim’ın da belirttiği gibi, din, “tanrı ya da ruh fikrinden daha geniştir ve bu yüzden de yalnızca bu terimlere uygun olarak tanımlanamaz.”


Türkiye'deki Şamanizm Tartışmaları

Türkiye’deki “Şamanizm bir din midir, değil midir?” tartışmalarına biraz da bu ayrımın farkında olarak bakmak gerekmektedir. Esasında Türkiye’de yaygın olan görüş, Şamanizm’in din olmadığı yönündedir zira yapılan araştırmalar -araştırmacılar antropolog, din bilimci veya halk bilimci olsalar dahi- teolojik bir bakış açısıyla yapılmaktadır. Bu araştırmacılar, Şamanizm’in sistemli bir din olmadığını dile getirirken genellikle dört argüman ileri sürmüşlerdir: (1) Şamanizm merkezî bir otoriteden yoksundur, bunun bir sonucu olarak tek bir merkezden yetişen din görevlileri ve merkezî bir cemaati bulunmamaktadır; (2) yazılı kültüre uzak olduğundan dolayı kanonik bir kutsal kitabı da bulunmamaktadır; (3) inananların yaşam tarzının bir sonucu olarak anıtsal yapılardan ve tapınaklardan yoksundur; (4) son olarak büyü pratikleri hiçbir zaman marjinalize edilmeksizin tarihin her döneminde Şamanizm’in bir parçası olmuştur. Kısacası Şamanizm, semavi ve karmik dinlere -bilhassa semavi dinlere- benzemediği için din kategorisine alınmamaktadır. Şamanizm’de değişmez bir tanrı ve peygamber -elçi- anlayışının bulunmaması, kutsal bir kitaba sahip olunmaması da zaman zaman ileri sürülmektedir ki teolojik bakış açısının en güçlü argümanlarından birisi de budur. Öte yandan Türkiye’deki bazı araştırmacılar, meseleye tarafsız yaklaşamamışlar, ideolojik saiklerle hareket etmişlerdir. Bu noktada eski Türklerin dini İslamileştirilmeye çalışılmış; bu dinin adının Gök Tanrı dini olduğu ve monoteist bir yapıya sahip olduğu; ayrıca bu dinin İslamiyet’e benzediği yönünde fikirler ileri sürülerek çeşitli analojiler yapılmıştır. Bu çalışmalarda Şamanizm, genel manada bir büyü sistemi olarak ele alınmıştır.


Antropolojik Perspektiften: Şamanizm Din Mi?

"Şamanizm din mi?" sorusuna objektif bir şekilde, antropolojik bir perspektifle yaklaşıldığında, bunun açıkça dinî bir sistem olduğu görülmektedir. Şamanizm’in; doğaüstü güçler ve tanrılara ilişkin zihinsel tutum ve davranış örüntüleri içermesi, insanın evreni anlama çabasının bir ürünü olması, günümüz dinlerinin de temelini oluşturan tanrı fikrinin başlangıcı olan doğal öğelerin kültleştirilmesini içermesi, uygarlık tarihindeki farklı tanrı tasarımlarının hemen hemen hepsini barındırması, kutsalla profan olanın sınırlarını açık bir biçimde içermesi, bir simgeler dizgesi olması, insanlarda güçlü, yaygın ve kalıcı güdülenimler oluşturması, genel bir varoluş düzenine ilişkin kavrayışları formülleştirmesi gibi nitelikleri açısından bir din olduğu anlaşılmaktadır.

 

KAYNAKÇA

Çelik, Adil, “Şamanizm Bir Din midir? Eski Türk İnancının Dinsel Niteliği Üzerine Bir Değerlendirme”, Ruhlar ve Tanrılar Arasında Türk Dünyası Şamanizmi, Haz. Hasan Kızıldağ, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2025, s.23-37.


Durkheim, Émile, Dini Hayatın İlkel Biçimleri, İstanbul, Ataç Yayınları, 2005.


Frazer, James George, Altın Dal: Dinin ve Folklorun Kökeni, Çev. Mehmet H. Doğan, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2017.


Freud, Sigmund, Totem ve Tabu, Çev. Zehra Aksu Yılmazer, 6. bs., İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2022.


Geertz, Clifford, The Interpretation of Cultures, New York, Basic Books, 1973.


Malinowski, Bronislaw, Büyü, Bilim ve Din, Çev. Saadet Özkal, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2020.


Özgen, Mutlu, “Antropolojide Din ve Ritüel”, Motif Akademi Halkbilimi Dergisi, C. 14, S. 36, 2021, s.1304-1316.


Şahin, Mehmet Cem, “Antropoloji ve Din: Tarihsel ve Kuramsal Temeller”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, C. 20, S. 2, 2016, s.451-473.


Tylor, Edward Burnett, Primitive Culture: Researches Into the Development of Mythology, Philosophy, Religion, Art, and Custom, London, John Murray, 1970.


Yazar: Mehmet Devrez

 
 
 

Yorumlar


bottom of page